cozdas

 

Bu günlerde Türkiye Ahmet Şık’ın “İmamın ordusu” kitabını konuşuyor, hani şu Ergenekon için delil oluşturduğu gerekçesi ile daha basılmadan toplatılan kitap. İlginçtir ki kitabın asıl taslağı yazarının ofisinden alınmış olsa bile ne hikmetse delil olarak diğer tüm kopyaların da toplatılmasına karar verilmiş. Bir nevi Ergenekon kılıflı sansür.

Bu sabah kitabın elektronik kopyası internette dolaşmaya başlamış bile. Streisand Etkisi‘ne güzel bir örnek. Ama bu yazıyı yazmamın amacı Ahmet Şık’ın kitabı değil, bu sabah aldığım bir mektup. Streisand etkisi (şimdilik) olmasın diye kimliğini yazmayacağım. Mektup şöyle:

Cüneyt bey merhaba,
www.grafficafe……. Adresinde yıllar önce hakkımda açılmış bir topic var, hakkımda yazılanların içeriği hakaret barındırmasa da üslübu rahatsız edici.
Elbette ifade özgürlüğü var ancak kendimi ve şirketimi konumlandırdığım nokta da böyle bir üslüba maruz kalmayı pek adil bulmuyorum.
Sizin için bir önemi yoksa bu topic’i kaldırmanızı rica edicem.

İyi Çalışmalar
XX

Bu mektup gayet başarılı işleri olan, gayet yetenekli, kendi sitesinde kendisini CG supervisor & Director olarak belirten bir CG sanatçısından geliyor. Ümit edersiniz ki bir sanatçı, bir yönetmen eleştiriye açık olur. Umarsınız ki eğitimli, üretken bir insan tartışma forumunda kendi profesyönel işleri hakkında amatör ve profesyönel insanların yaptığı yorumları 6 sene sonra kaldırmaya çalışmaz. Umarsınız ki insanlar içeriğinde sorun olmasa bile uslubundan hoşlanmadığı için birilerinin yazdığı yazıların başkaları tarafından silinmesini isterken sansür talebinde bulunduğunu bilir, utanır, yapmaz.

Benim cevabım şöyle oldu kendisine:

XX bey merhaba,

Uzulerek ricanizi geri cevirmek durumundayim.

Iki kisinin aralarinda anlasarak ucuncu kisilerin fikirlerini/yazilarini erisimden kaldirmasi bildiginiz gibi sansur olarak adlandiriliyor. Kisilerin sizin de belirttiginiz gibi fikirlerini ifade etme ozgurlugu var. Yine sizin de belirttiginiz gibi o konu basliginda hakaret ve/veya karalama yok. Insanlarin kullandiklari usluplar ise kendilerini yansitiyor, eger cirkin uslup varsa bu sizi degil yazanin konumunu etkiler. Asil adil olmayan ise tum bunlara ragmen o insanlarin 6 yil once yazdiklari yaziyi siz su anda firma konumlandirmasi yapiyorsunuz diye o insanlarin haberi/rizasi olmadan benim internetten silmem olur.

Sevgiler
/Cuneyt

Malesef Türkiye hep ve de artan oranda sansür ülkesi oldu. Hatırlarım rahmetli babam 1980 sonrasında abimle beni Isaac Asimov’un imparatorluk kitabını okurken görünce tırsmıştı. İsmine bakınca sovyet ideoloji kitabı sanmıştı garibim, ne bilsin Amerikalı bilim kurgu yazarının ödüllü kitabı olduğunu. Ama bir yandan haklıydı da, evleri basıp buldukları kitapların adına göre insanları tutuklayan polislerin de onu sovyet ideoloji kitabı sanma riski ve sonucunda babamın geceyi karakolda dert anlatmaya çalışarak geçirme ihtimali gayet yüksekti ne de olsa.

Daha çok yolumuz var, henüz yola çıkmış da değiliz malesef.

 

English:

Each week I’ll post a small section of a photo and will ask you to guess what the whole photo is about. You can post your guesses below in the comment area. Here is this week’s phuzzle:

Türkçe:

Her hafta bir fotoğrafın küçük bir bölümünü yayınlayıp fotoğrafın ne olduğunu soracağım. Cevaplarınızı aşağıdaki yorum bölümüne yazabilirsiniz. İşte bu haftaki fulmaca:

 

English

Last week’s phuzzle was a macro shot of our pet plant venus flytrap . The needles, two of which was visible in the question image, are the triggers to close the trap and usually 3 of them located on each side side of the trap. From the wikippedia

The trapping mechanism is tripped when prey contacts one of the three hair-like trichomes that are found on the upper surface of each of the lobes. The trapping mechanism is so specialized that it can distinguish between living prey and non-prey stimuli such as falling raindrops; two trigger hairs must be touched in succession within 20 seconds of each other or one hair touched twice in rapid succession, whereupon the lobes of the trap will snap shut in about 0.1 seconds.

The small round red dots are the glands which secrete the digestive enzymes.

Türkçe

Geçen haftaki fulmaca bizim etçil ama evcil bitkimiz sinekkapan bitkisinin (Venus Flytrap) makro fotoğrafıydı. Soru fotoğrafında ikisi görünen iğneler kapanın kapanmasını sağlalayan tetik mekanizmaları ve kapanın her bir yanında genelde üçer adet yer alıyor. Vikipedi’den alıntı:

Kapan mekanizması avın yaprakların üzerindeki üç kıldan birisinine dokunması ile tetiklenir. Tetik mekanizması o kadar özelleşmiştir ki yağmur damlası gibi canlı olmayan uyarıları canlı av uyarılarından ayırabilir; kapanın kapanması için ya iki farklı kıl 20 saniye içerisinde ayrı ayrı tetiklenmeli ya da aynı kıl çok kısa bir aralıkla iki defa tetiklenmelidir. Kapan genelde 0.1 saniye gibi bir sürede kapanır.

Resimde görünen küçük kırmızı benekler ise sindirim enzimlerini salgılayan salgı bezleri.

 

English:

Inspired by Richard Wiseman‘s “Friday Puzzle” blog puzzles and encouraged by my wife Isil, I decided to post weekly photo puzzles: aka phuzzles. Each week I’ll post a small section of a photo and will ask you to guess what the whole photo is about. You can post your guesses below ın the comment area. Here is this week’s phuzzle:

Türkçe:

Richard Wiseman‘ın  “Cuma Bulmacaları” blog köşesinden ilham, eşim Işıl’dan da cesaret alarak, her hafta bir foto bulmaca, yani Fulmaca , yayınlamaya karar verdim. Her hafta bir fotoğrafın küçük bir bölümünü yayınlayıp fotoğrafın ne olduğunu soracağım. Cevaplarınızı aşağıdaki yorum bölümüne yazabilirsiniz. İşte ilk fulmaca:

 

our micro wasp

The first insect that I took under my photomicroscopy setup is this little guy that I found on our patio. First I thought that it’s a kind of fly. But after seeing it’s eyes and mouth I realized that it’s not a fly and updated my guess as a small bee or a flying ant. It turned out to be that it’s a kind of a small wasp. According to the wikipedia the definition of wasp is:

The term wasp is typically defined as any insect of the order Hymenoptera and suborder Apocrita that is neither a bee nor ant“.

So it was a very close guess but a wasp never occurred to me. I think this guy is a member of the Lysiphlebus testaceipes family, not sure though. Please note that this little fellow is a cruel parasitic creature who lays its eggs inside the living bugs with a following chestburster hatch. Does it sounds familiar? Well of course in the nature there is no cruelty, it’s just the nature as is, this little guy tries to live just like all of us do.

Before continuing with the pictures probably I should warn you that those are “very” close-up pictures which some people may find disturbing or scary. So if you have a kind of Insectophobia (Entomophobia) you may consider before proceeding the rest of the post. Images are not gross, just close-up head pictures which I find pretty interesting.

Continue reading »

 

This year my birthday present was a microscope; Celestron 44104. Işıl knows that I’m interested in macro- and micro-photography (the correct terms are photomacrography and photomicrography but oh well) so it was a perfect gift indeed.

It’s a basic compound microscope but more than enough for a starter, it has exchangeable objectives, oculars (eye pieces), pretty robust frame, focus and axis knobs, sub-millimeter scale for x, y, and z axes even an Abbe condenser.

Visualizing and seeing the world in a way which lie outside of my eyes’ capability range always excited me; seeing the very slow/fast events, seeing the very small/large objects, seeing the things in non-visible light spectrum, seeing very dim objects etc. So here I’m with the device which will let me to see the very small. I’ve spent many days checking out the samples that came with the microscope; a set of 100 pre-prepared slides. Işıl taught me the basics and also explained me the different types of human cells etc. I’ve also read a lot about microscope technologies and how to use them. There are two very extensive online resources for microscopy, www.olympusmicro.com and www.microscopyu.com . They are from two big microscope manufacturers; Olympus and Nikon and are curiously similar to each other. I’ve learned the basics of many microscopy techniques, such as dark field, phase contrast, confocal, objective design goals, optical trade-offs, eyepiece designs etc etc. Very fun stuff to learn. Check those sites out if you are into optics.

Seeing the internals of cells and such is fun, but I know that a bigger fun would be checking out the 3D objects. Since microscopes have a very shallow depth of field (few micrometers), viewing thick objects with high magnifications usually gives you nothing but a blurry image with a very narrow sharp-focused band. Something like this (even shallower)

Although still very interesting, seeing the whole thing in sharp focus would give you better ideas about the tiny thing’s form. Fortunately enough there is a computational method called focus stacking which combines many shallow depth of field images to generate a single deep focus image. So I had to find a way to attach my camera to my brand-new microscope so that I can try focus stacking.

You can take a photograph by pointing your camera through the eyepiece opening but there are many problems with this approach. First you can’t keep the camera stationary and the image is very sensitive to camera position, thus each image shows different sections of the specimen. Second, if your camera has a lens which is not very small in diameter, the image doesn’t fill the frame; image will be visible in the frame as a small cropped circle, rest of the frame will be black. The reason is that the normal eyepieces are designed for your eyes which have very small lens diameter and can go very close to the eyepieces.

There are digital eye pieces that you can insert into the microscope tube instead of a normal eyepiece but they are not cost-effective in my opinion. Cheap ones are toy-like providing only 640×480 pixel resolution and still around $100. Probably their optics are not the best either. There are of course good ones but they are starting from $400; too expensive for a new hobbyist. I already have a decent camera (Canon G10), I want to use that with my microscope if possible.

There are some other (potentially cheaper) methods for photomicrography

1- Use a camera with small objective diameter with a normal eye-piece.

2- Use a camera with normal objective diameter but use a tele-lens so that the small cropped circle fill the whole frame.

3- use a special photo eyepiece which will project the image directly on you camera’s CCD; you don’t need to use a lens. Well this works with cameras which have removable lenses (e.x. SLRs). Mine is not removable.

All of the above solutions require two adapters:

A- mechanical adaptation so that you can “attach” your camera to the microscope tube.

B- optical adaptation so that the image is formed on your camera’s sensor

I’ve bought few cheap mechanical adapters for canon G10, the lens attachment kit with 58mm thread, an 58mm to 42mm (T-Mount) step down ring and a T-mount eyepiece holder. Although when combined they let me to achieve the mechanical adaptation, it failed on the optical one. The camera lens can’t come close enough to the eyepiece. I guess the eyepiece holder is for photo eyepieces, not for normal ones. Gah! Anyhow most of those mechanical adapters are useful for other tasks too, I’ll use them somewhere.

So my remaining options are: I could buy a tele-converter (option 2) for my G10 and try that but it’s a not a guarantee that it’d work, it’s jut a 1.4x tele. I could also buy a photo eyepiece (option 3) but they are expensive and still no guarantee there either. While searching the web for solutions I come up with many old setups where people used Nikon Coolpix 995 camera with their microscope using various mechanical adapters. Since CP 995 has a very small objective diameter (28mm), it’s a good solution indeed (Option 1). Guess what? I still have my old CP 995 which I kept using until 2 years ago. I knew I would re-use that.

The camera is 10 years old, its sensor is about to die, half of the pixels are dead/stuck and even in its best days it had very bad light gathering capabilities compared to today’s cameras. But well it will let me to try the basic ideas, such as focus stacking. If it becomes a more serious hobby, I can definitely seek and buy better stuff as this setup will teach me what I need.

I purchased a very cheap ($5) 28mm filter set and super-glued one of them to one of my eye pieces. The eyepiece is still usable for looking through with naked eye. So this concludes the very cheap and dirty v1.0 of my photomicroscopy setup:

Next: I’ll post some cute and creepy creatures. Stay tuned…

 

On May 22, 2010 Martin Gardner, an American mathematics and science writer, died at the age of 95. I didn’t know his name until I heard his death from several science blogs and tweets, looks like I’ve missed a lot.

When I learnt that he run a very successful corner in Scientific American for many years and readers requested his return for many years after his quit, I realized that I may have heard about this guy. What I remembered is Douglas Hofstadter‘s book “Metamagical Themas“. He explains the name of the book in the introduction section; it is actually the name of the corner he wrote for a magazine from which the book’s articles are compiled. The magazine asked him to prepare a corner to replace the current one, and he found the task very very hard as the current corner was a very successful one. So he somehow wanted to keep the name; as an anagram of the old corner’s name. Old corner was named “Mathematical Games”. This is all that I remember, since I read that book more than 10 years ago I don’t remember other details.

And yes, that hard-to-be-replaced, beloved author of the Mathematical Games corner turned out to be Martin Gardner. I’ll definitely buy and read some of his 70 books.

Here is a great quote from him that I heard today in Skeptic’s Guide to the Universe podcast.

“Biographical history, as taught in our public schools, is still largely a history of boneheads: ridiculous kings and queens, paranoid political leaders, compulsive voyagers, ignorant generals – the flotsam and jetsam of historical currents. The men who radically altered history, the great scientists and mathematicians, are seldom mentioned, if at all.” Martin Gardner

 

In the process of moving to USA all my data is scattered around. It has been almost 2 years now but still I need to re-organize most of the data which are saved in various random places for redundancy. Having a couple of HDD failures didn’t help either.

All of the pictures are organized now; I had to write few Python scripts which check the EXIF data to find duplicates though. Well, it’s another story, now I’ll talk about the SVN installation.

Few weeks ago I started to gather my personal codebase part of which was in CVS repository. I wanted to port it to Subversion. For that I installed the SVN server and setup a repository on our Windows7 computer which we use as a home server.

Note to Self 1: This is the web page that helped me to learn the main steps of the process.

Note to Self 2: Also the cvs2svn script was a life saver, which preserved all of the history of the projects. Although they say that cvs2svn does not officially support CVSNT repositories, in my case the conversion went pretty smooth.

The next step is digging out more of my old sources and adding them to the repository.

 

USA’e geleli 5 hafta oldu ama pek birşey yazıp çizemedim. Hazır vakit bulmuşken telafi etmeye çalışayım. Bu yazı kaldığım yeri tanıtıyor.

Şimdilik (ve hala) arkadaşlarımda kalıyorum. Ev Seattle’a yakın bir şehir olan Port Orchard’da. Günde 10 kadar sefer yapan feribotlar ile 1 saatte Seattle şehir merkezine gidilebiliyor. Ancak feribota gitmek de bazen sorun olabiliyor, zira henüz ehliyetim ve arabam yok, feribot da epey bir mesafede. Birçok kere Seattle’a arkadaşlarım ile birlikte gittik, birkaç kez de beni ferbota bıraktılar. Daha önceki yıllarda da 2 kere Seattla gelip turistlik yaptığım için şehir merkezi o kadar cazip gelmiyor artık. Gerçi ulaşımı daha kolay olsaydı can sıkıntısı gidermek için de gidilebilirdi. Seattle’a birçok cafe, kitapçı ve kendi biralarını yapan bar ve pub var.

(Aşağıdaki interaktif harita ile konumları kolayca anlayabilirsiniz sanırım, alttaki linki izleyip büyük haritayı açarsanız daha da rahat olabilir)

Büyük Harita İçin Burayı Tıklayın

Kaldığım yer Port Orchard’da Manchester denilen bir kasabada. Burası olağanüstü yeşillik bir yer. Zaten Seattle bizim Karadeniz kıyısı gibi çok yağış alan o yüzden de doğası son derece yeşil olan bir şehir. Dünyanın en büyük ağaçlarından bir kısmı Seattle’ın da içinde bulunduğu Washington eyaletinde.

Yanlarında kaldığım arkadaşlarım Scott ve Connie’nin evleri de mini bir orman içinde. 1 Acre (yaklaşık 4000 metrekare) bahçede 15-20m uzunlukta ağaçlar var. Ev aslında birbirine bitişik (ve tabi içeriden geçiş olan) iki binadan oluşuyor. Birinci bina tek katlı, kocaman oturma odası banyo ve yatakodası var. Oturma odasında bir de şahane şömine var (ağaç bol olunca en iyi ısınma yöntemi de şömine oluyor haliyle). İkinci bina iki katlı, alt kat garaj (ama hemen hemen tüm evlerde olduğu gibi onlar da garajı araba koymak haricinde her iş için kullanıyor). Üst katta da birbirine bitişik 3 oda ve bir banyo var. Odalardan birisini Connie ofis olarak kullanıyor, kalan odalardan birisi benim yatak odam, diğeri de ofisim oldu. Banyo/tuvalet da tamamen bana ait.

Bahçe dediğim gibi epey büyük, evin hemen önü açıklık bir alan, sivrisinekler rahat verdiği sürece burayı da ofis olarak kullanıyoruz. Geri kalan kısımda kamp ateşi etrafında akşam yemeği yiyebildiğimiz bir kamp ateşi mekanı var. Onun etrafında ufak bir sebze bahçesi (taze dometes, ıspanak vs), odunların istiflendiği bir baraka, iki tane alet-edevat barakası var. Bahçenin ön taraflarında iki tane elma ağacı, bir vişne ağacı, yaban mersini (blue berry) ve böğürtlen (black berry) çalıları var. Bunlar tabi bahçenin çok az bir kısmını dolduruyor, geri kalanı yoğun bir bitki ve ağaç örtüsü şeklinde. Yemek arasında bahçeye inip taze meyve atıştırmak pek keyifli oluyor tabi.

Ortam böyle olunca çeşit çeşit mahlukat, börtü-böcük de eksik olmuyor. daha ilk sabah beni sincaplar karşıladı. Sincaplar Amerika’da çok yaygın zaten; bizde üniversite kampüslerinde kedi olur bol bol, buradaki üniversitelerde de bol bol sincap var. Scott yerfıstığı rüşveti ile sincapları epey bir eve ve kendine alıştırmış. Sanırım etrafta 8-9 sincap var. Kimisi çok sıcakkanlı, elden bile fıstık yiyor. Diğerleri daha çekingen. Sincaplar acayip atik hayvanlar, evin kuş tutmakta hiç zorlanmayan kedisi Finn bile onları yakalaymıyor. Sincaplar Finn’den çok daha hızlılar (sanırım kediden tam hız kaçmıyorlar bile). Bunu özellikle birbirlerini kovalarken daha iyi görüyorsunuz. Kovalamaca şimşek hızında olmakla kalmayıp bir de 3 boyutta meydana geliyor. Yerden hızla koşup ağaca çıkıyolar, orada bir tur atıp anında yere inip başka ağaca çıkıp devam ediyorlar: gözle takip etmek bile yoruyor insanı.

Sincapların fıstıklarını paylaşan tepeli mavi kuşlar da var. Tam türlerini bilmiyorum ama etrafta onlardan da 5-6 tane oluyor genelde. Scott kuşların fıstık çalamayacağı bir fıstık kabı yaptı sincaplar için. Ama korkarım bu kuşlar sincaplardan daha akıllı, yem kabını açmayı öğrenirler yakında. Geceleri etrafta rakun ve hatta geyik de dolaşıyor ama henüz bizim bahçede geyik göremedim (yolda birkaç kere rastladık). Birkaç rakun gördüm ama güzel bir fotoğrafını çekemedim (yukarıdaki içlerinden en iyisi). Daha iyi ışık toplayan bir fotoğraf makinasına ihtiyacım var kesin. Neyse işlerim biraz netleşsin benim 8 senelik emektar makinayı gerçekten emekli edeceğim.

Hava burada epey soğuk. Sabahları kalktığımda evin içi 16C civarı oluyor. Gece dışarıda hava 9C’ye kadar düşüyor. Gündüzleri ise genelde maksimum 26C gibi oluyor (çok nadir). Daha önce seattle gelişlerimden birisi yaza denk gelmişti ve epey sıcak olduğunu hatırlıyorum. Diğeri ise 2006 kışındaydı (Aralık). O zaman da -10C civarı hatırlıyorum. Yani Temmuz ortasında bu kadar soğuk beklemiyordum, biraz şaşırdım. Ama şaşıran sadece ben değilim buradakiler de şaşırmış. Connie geçen sene bahçesinde domateslerin fışkırdığını ama bu sene soğuklar yüzünden hemen hemen hiçbir şey yetiştiremediğini söyledi. Sanırım Agustos ortasına doğru havalar mevsim normallerine dönecek. İşin kötüsü bizim ev ve bahçe genelde dışarıdan daha serin oluyor, evden çıkarken kat-kat giyip yola çıkınca arabada kat kat soyunduğumuz çok oldu. Ama çok üşüten bir hava değil gelende (ya da ben alıştım iyice artık)

İşte kaldığım yer böyle.

 

New York JFK hava alanına inince ilk iş pasaport kontrolünden geçmek. Önümde bizim uçataki fen lisesi kafilesinden liseli bir arkadaş var, hemen hiç ingilizce bilmiyor (zaten dil kursu için gelmişler). Pasaport memuru ile pek anlaşamıyorlar, adam birşeyler istiyor, çocuk bir tomar kağıt çıkartıyor ama adam aldığı kağıtlardan tatmin olmamış görünüyor. Sonunda memur bana işaret ediyor, yanlarına gidip onlar için tercüme yapıyorum. Memurun istediği gümrük bildirim formu liseli arkadaşın verdiği kağıtların içinde var, ufak bir tercüme ile sorun çözülüyor. Pasaport kontrol memuru kağıdı görmediği için bizim liseli arkadaştan özür diliyor!!! (birşeyler uçağa bindiğim yerdekinden biraz farklı ha?). Liseli genci gönderdikten sonra sıra bana geliyor. Memur bana birkaç soru sorup, parmak izimi ve bir fotoğrafımı aldıktan sonra “Welcome back to America” diyor, teşekkür edip devam ediyorum.

Bavullarımı almaya karosele gidiyorum, kısa bir bekleyişten sonra bavullar banta düşüyor, 25kg’dan toplam 50 kiloluk iki bavulumu alıyorum, çıkışa giderken benden önce çıkan kimseyi durdurmamış olan gümrük memuru beni durdurup bavulları kontrol etmek istiyor. İkisini de açıyorum sırayla, neyse ki fazla didiklemeden, bavulu dağıtmadan şöyle bir bakıyor, tatmin olmuş şekilde teşekkür ediyor. Bavulları kapatıp yoluma devam ediyorum. Bavullarımı hemen ilerideki THY transfer masasına bırakıyorum, sırada kimse yok, zenci bir kadın bavullarımı sisteme kaydedip banta koyuyor. Herşey yolunda görünüyor.

Şimdiki işim şu anda bulunduğum 1 nolu terminalden ikinci uçağımın kalkacağı 8 nolu terminale gitmek. AirTrain tabelalarını takip ediyorum.

Neyse ki AirTrain tersten dönüyor, diğer terminallere uğramadan 1′den sonra 8′e ulaşıyoruz.

Daha epey bir vaktim var ama önce uçağımın kalkacağı 1 numaralı kapıyı bulup bir kolaçan etmek istiyorum. Kapı çok uzakta değil, kısa sürede ulaşıyorum. “Ortalıkta ücretsiz kablosuz internet var mı” diye bakmak için bilgisayarımı açıyorum ama iki tane paralı servis haricinde sinyal yok.  Bilgisayarı kapatıp cep telefonum ile Işıl’ı arıyorum. Bu arada telefonuma Turkcell’den bissürü SMS geliyor, ücret tarifesi ve konsolosluk telefon numarası gibi bazı bilgiler var bu SMS’lerde.

Uçakta yemeğin paralı olduğunu biliyorum. American Airlines ucuz bir havayolu şirketi ve kesebildikleri her yerden masrafları kesmeye çalışıyorlar. Yolculuk 6 saat sürecek, birşeyler yemek lazım, hatta yanıma atıştırmalık birşeyler alsam hiç fena olmaz. Biraz dolaşıyorum; terminalde ucuz bir Çin lokantası buluyorum, $10′a 3 çeşit yemek menüsünden yiyorum. Sonra atıştırmak için bir musli bar, bir de kocaman bir hindili sandwich (Türkçe’de sandviç, sandvic, sandvich, sandwiç, sandoöç, sandöviç, sandeç, vs şeklinde de yazılır) aldım. “Aman belki uçağa nitrogliserin sokup bomba yaparlar, aman haaa” şeklindeki bir yaklaşım sayesinde uçaklara sıvı sokulmadığını ama kabinde içecek servisi yapıldığını bildiğim için yanıma sıvı almıyorum. Onun yerine kocaman bir elma suyu alıp beklerken içiyorum (midede sıvı sokmak serbest).

Vakit yaklaşınca kapıya geri dönüp beklemeye başlıyorum. Kalkışa 30dk kala kapı görevlisi anons yapıyor, “uçak hala hava alanına inmemiştir, indiğinde düzeltilmiş kalkış saatini bildireceğiz” diyor. Yani belirsiz bir süre rötar var. Grrrr. Neyse bir süre sonra 16:45 olan kalkış saati 17:20 olarak değiştiriliyor. 17:00 gibi uçağa biniyoruz. Bu arada gecikmeyi hem Işıl’a hem de beni karşılayacak olan Scott’a SMS ile bildiriyorum.

Bu arada fark ediyorum ki benim haricimde herkeste koca şişeler ile su ve değişik içecekler var, uçağa binerken bir kontrol de yapılmıyor. Demek ki iç hat uçuşlarında uçağa nitro-gliserin sokmak serbest. Grrrr. Birden uçuş süresince susuz kalacakmışım gibi bir hissiyata kapılıyorum. Saat 17:30 oluyor, hala yerdeyiz, hatta uçak hala terminale bağlı. Genel güvenlik bilgileri tavana asılı kocalak CRT ekranlanda oynatılıyor. Kabin görevlisi bir anons yapmaya başlıyor “Bayanlar ve bayla şimdi kalkamıyoruz çünkü…..” anonsun arkası gelmiyor. “Hah!” diyorum kendi kendime “Birisi gerçekten nitro-gliserinli pet şişe ile binmiş uçağa“. 10dk sonra kaptan anons yapıyor “pistte elektrik kesildiği için bekliyoruz, elektrik onarılınca sizi bilgilendireceğim“. Epey bir vakit geçiyor kaptan yeni bir anons yapıyor “elektrik arızası giderildi, ancak sırada geriye düştük, pist sırası bekliyoruz“.

Yaklaşık 1 saat uçakta ama uçmadan bekledikten sonra pist sırası bize geliyor, kalkıyoruz. Bu arada bir anons yapılıyor “uçaktaki müzik yayınını kendi kulaklığınızla dinleyebilirsiniz, eğer kulaklığınız yoksa bizden 2 dolara satın alabilirsiniz. Bu durumda kulaklığınızı diğer American Airlines uçuşlarında da kullanabilirsiniz“. Sinekten yağ çıkartıyorlar belli ki.

Koltuklar rahatsız, Biraz uyumaya çalışıyorum. Arada biraz atıştırıyorum. Bir ara yiyecek ve içecek servisi yapılıyor. Dediğim gibi yiyecekler paralı ama arkalarda oturduğum için yiyeceklerin hemen hepsi (zaten çok çeşit yok) bana gelene kadar bitiyor, bir tek pringles kalıyor. Aç olduğu belli olan birkaç yolcu eli mecbur pringles alıp yiyor. İyi ki sandwöç(!) almışım yanıma. Hostesten içecek olarak bira istiyorum, 6 dolar istiyor. “yok o zaman bana diyet kola verin” diyorum, onun ücretsiz olduğunu umarak. Arkamdaki adam “sprites” istiyor. Biraz sonra hostese sesleniyor: “bu sprites değil“. Hostes “sprites değil ama benzer bir gazoz, elimizde bu var sece” diyor. Adam “o zaman diyet kola verin” diyor. hostes değiştiriyor. Biraz sonra adam yeniden hostese sesleniyor “bakar mısınız?“. Hostes “birazdan size döneceğim” diyip servise devam ediyor. birkaç dk sonra arkamdaki yolcu yeniden sesleniyor: “bakar mısnız? bu kola diyet değil“. Hostes de “ne kadar sorunlu, ne kadar zor bir adamsınız” diyor ve kolayı diyet kola ile değiştiriyor. Bir bardak su harici başka içecek servisi yapılmıyor. Ucuz etin yahnisi…

Sonunda iniyoruz. Telefonla Scott’u arıyorum ama “böyle bir numara sisteme kayıtlı değil” diye bir mesaj alıyorum. Connie’yi arıyorum o zaman da splutterfish’in “Ofisi şu şu saatlerde arayınız” mesajı geliyor. Neyse inip bavullarımı almaya yöneliyorum. Bu arada arkadan birsi “Juneyt” diye bağıyor. Bakıyorum Scott.

Sarılıyoruz, bavulları beklemeye başlıyoruz. Susamış olduğumu fark ediyorum (allah allah neden ki?). Ben bavulları beklerken Scott su alıp geliyor. Bekliyoruz. Bekliyoruz…… Bekliyoruz…

Hemen herkesin bavulu geliyor, benim bavulların ikisi de yok. Kayıp bavul ofisine gidiyoruz. Görevli zenci teyzeye durumu anlatıp Trek turizm’den elektronik bilet olarak bana verilen A4 kağıdı veriyorum. Kadın eviriyor çevriyor, bilet numarasını bulamıyor. Sonra buluyor ama sisteme giremiyor, sonra bagaj fişlerine bakıyor, uğraşıyor didiniyor. Sonunda “Buldum! bagajlarınız New york’da” diyor. “Neyse hiç değilse bıraktığım yerde kalmış, Peru’ya da gidebilirdi” diye seviniyorum kendi kendime. Zenci teyze “Yarınki uçakla gelecek ama geç saatte ineceği için yarın dağıtım yapılmaz, sonraki gün dağıtımına kalır” diyor. Hah! zaten evi ocağı dağıttık sattık, kalanı 2 bavula tıkıştırdık. Şimdi o da yok, tüm varlığım bir don, bir çorap, bir ayakkabı, bir tshirt, cüzdan, yarım yenmiş sandövöç(!) ve sırtımdaki çanradaki bilgisayar olduğu halde Scott ile kayıp bavul ofisini terk edip otoparka doğru yürüyoruz.

Scott iki büyük bavulum olduğunu bildiği için arkadaşı Frank’den steyşın (ingilizcesi station veya sandiviç) Mersedes arabasını almış, önce onu Frank’a bırakacağız. Arabayı bırakıyoruz ama fark ediyoruz ki bu arada eve gitmek için kullanacağımız feribotu kaçırmışız. Frank bize bira ve pizza ikram ediyor (lokum ikram edecek değil tabi). Bize yaptığı gemi modellerini, renderları ve 3D printer’dan çıkarttığı maketleri gösteriyor.

Sonunda Scott’un arabaya atlıyor, 23:20 feribotuna gidiyoruz. Bilet alırken gişedeki kadının bilgisayarı crash ediyor. Onun boot’lamasını bekliyoruz. Feribotun kalkmasına 3 dk var. Neyse ki ferbitotu kaçırmadan biletimizi alıyoruz.

Eve ulaştığımızda Connie çoktan yatmış. 29 saattir ilk kez yatay pozisyona geçiyor ve Connie’nin benim için hazırladığı yatağa yatıyorum. Seattle çok soğuk, odam 17-18 derece. 2-3 kat yorgan altında deriiin bir uykuya dalıyorum….

© 2012 Notes to Shelf Suffusion theme by Sayontan Sinha