New York JFK hava alanına inince ilk iş pasaport kontrolünden geçmek. Önümde bizim uçataki fen lisesi kafilesinden liseli bir arkadaş var, hemen hiç ingilizce bilmiyor (zaten dil kursu için gelmişler). Pasaport memuru ile pek anlaşamıyorlar, adam birşeyler istiyor, çocuk bir tomar kağıt çıkartıyor ama adam aldığı kağıtlardan tatmin olmamış görünüyor. Sonunda memur bana işaret ediyor, yanlarına gidip onlar için tercüme yapıyorum. Memurun istediği gümrük bildirim formu liseli arkadaşın verdiği kağıtların içinde var, ufak bir tercüme ile sorun çözülüyor. Pasaport kontrol memuru kağıdı görmediği için bizim liseli arkadaştan özür diliyor!!! (birşeyler uçağa bindiğim yerdekinden biraz farklı ha?). Liseli genci gönderdikten sonra sıra bana geliyor. Memur bana birkaç soru sorup, parmak izimi ve bir fotoğrafımı aldıktan sonra “Welcome back to America” diyor, teşekkür edip devam ediyorum.
Bavullarımı almaya karosele gidiyorum, kısa bir bekleyişten sonra bavullar banta düşüyor, 25kg’dan toplam 50 kiloluk iki bavulumu alıyorum, çıkışa giderken benden önce çıkan kimseyi durdurmamış olan gümrük memuru beni durdurup bavulları kontrol etmek istiyor. İkisini de açıyorum sırayla, neyse ki fazla didiklemeden, bavulu dağıtmadan şöyle bir bakıyor, tatmin olmuş şekilde teşekkür ediyor. Bavulları kapatıp yoluma devam ediyorum. Bavullarımı hemen ilerideki THY transfer masasına bırakıyorum, sırada kimse yok, zenci bir kadın bavullarımı sisteme kaydedip banta koyuyor. Herşey yolunda görünüyor.
Şimdiki işim şu anda bulunduğum 1 nolu terminalden ikinci uçağımın kalkacağı 8 nolu terminale gitmek. AirTrain tabelalarını takip ediyorum.



Neyse ki AirTrain tersten dönüyor, diğer terminallere uğramadan 1′den sonra 8′e ulaşıyoruz.



Daha epey bir vaktim var ama önce uçağımın kalkacağı 1 numaralı kapıyı bulup bir kolaçan etmek istiyorum. Kapı çok uzakta değil, kısa sürede ulaşıyorum. “Ortalıkta ücretsiz kablosuz internet var mı” diye bakmak için bilgisayarımı açıyorum ama iki tane paralı servis haricinde sinyal yok. Bilgisayarı kapatıp cep telefonum ile Işıl’ı arıyorum. Bu arada telefonuma Turkcell’den bissürü SMS geliyor, ücret tarifesi ve konsolosluk telefon numarası gibi bazı bilgiler var bu SMS’lerde.



Uçakta yemeğin paralı olduğunu biliyorum. American Airlines ucuz bir havayolu şirketi ve kesebildikleri her yerden masrafları kesmeye çalışıyorlar. Yolculuk 6 saat sürecek, birşeyler yemek lazım, hatta yanıma atıştırmalık birşeyler alsam hiç fena olmaz. Biraz dolaşıyorum; terminalde ucuz bir Çin lokantası buluyorum, $10′a 3 çeşit yemek menüsünden yiyorum. Sonra atıştırmak için bir musli bar, bir de kocaman bir hindili sandwich (Türkçe’de sandviç, sandvic, sandvich, sandwiç, sandoöç, sandöviç, sandeç, vs şeklinde de yazılır) aldım. “Aman belki uçağa nitrogliserin sokup bomba yaparlar, aman haaa” şeklindeki bir yaklaşım sayesinde uçaklara sıvı sokulmadığını ama kabinde içecek servisi yapıldığını bildiğim için yanıma sıvı almıyorum. Onun yerine kocaman bir elma suyu alıp beklerken içiyorum (midede sıvı sokmak serbest).

Vakit yaklaşınca kapıya geri dönüp beklemeye başlıyorum. Kalkışa 30dk kala kapı görevlisi anons yapıyor, “uçak hala hava alanına inmemiştir, indiğinde düzeltilmiş kalkış saatini bildireceğiz” diyor. Yani belirsiz bir süre rötar var. Grrrr. Neyse bir süre sonra 16:45 olan kalkış saati 17:20 olarak değiştiriliyor. 17:00 gibi uçağa biniyoruz. Bu arada gecikmeyi hem Işıl’a hem de beni karşılayacak olan Scott’a SMS ile bildiriyorum.
Bu arada fark ediyorum ki benim haricimde herkeste koca şişeler ile su ve değişik içecekler var, uçağa binerken bir kontrol de yapılmıyor. Demek ki iç hat uçuşlarında uçağa nitro-gliserin sokmak serbest. Grrrr. Birden uçuş süresince susuz kalacakmışım gibi bir hissiyata kapılıyorum. Saat 17:30 oluyor, hala yerdeyiz, hatta uçak hala terminale bağlı. Genel güvenlik bilgileri tavana asılı kocalak CRT ekranlanda oynatılıyor. Kabin görevlisi bir anons yapmaya başlıyor “Bayanlar ve bayla şimdi kalkamıyoruz çünkü…..” anonsun arkası gelmiyor. “Hah!” diyorum kendi kendime “Birisi gerçekten nitro-gliserinli pet şişe ile binmiş uçağa“. 10dk sonra kaptan anons yapıyor “pistte elektrik kesildiği için bekliyoruz, elektrik onarılınca sizi bilgilendireceğim“. Epey bir vakit geçiyor kaptan yeni bir anons yapıyor “elektrik arızası giderildi, ancak sırada geriye düştük, pist sırası bekliyoruz“.
Yaklaşık 1 saat uçakta ama uçmadan bekledikten sonra pist sırası bize geliyor, kalkıyoruz. Bu arada bir anons yapılıyor “uçaktaki müzik yayınını kendi kulaklığınızla dinleyebilirsiniz, eğer kulaklığınız yoksa bizden 2 dolara satın alabilirsiniz. Bu durumda kulaklığınızı diğer American Airlines uçuşlarında da kullanabilirsiniz“. Sinekten yağ çıkartıyorlar belli ki.
Koltuklar rahatsız, Biraz uyumaya çalışıyorum. Arada biraz atıştırıyorum. Bir ara yiyecek ve içecek servisi yapılıyor. Dediğim gibi yiyecekler paralı ama arkalarda oturduğum için yiyeceklerin hemen hepsi (zaten çok çeşit yok) bana gelene kadar bitiyor, bir tek pringles kalıyor. Aç olduğu belli olan birkaç yolcu eli mecbur pringles alıp yiyor. İyi ki sandwöç(!) almışım yanıma. Hostesten içecek olarak bira istiyorum, 6 dolar istiyor. “yok o zaman bana diyet kola verin” diyorum, onun ücretsiz olduğunu umarak. Arkamdaki adam “sprites” istiyor. Biraz sonra hostese sesleniyor: “bu sprites değil“. Hostes “sprites değil ama benzer bir gazoz, elimizde bu var sece” diyor. Adam “o zaman diyet kola verin” diyor. hostes değiştiriyor. Biraz sonra adam yeniden hostese sesleniyor “bakar mısınız?“. Hostes “birazdan size döneceğim” diyip servise devam ediyor. birkaç dk sonra arkamdaki yolcu yeniden sesleniyor: “bakar mısnız? bu kola diyet değil“. Hostes de “ne kadar sorunlu, ne kadar zor bir adamsınız” diyor ve kolayı diyet kola ile değiştiriyor. Bir bardak su harici başka içecek servisi yapılmıyor. Ucuz etin yahnisi…
Sonunda iniyoruz. Telefonla Scott’u arıyorum ama “böyle bir numara sisteme kayıtlı değil” diye bir mesaj alıyorum. Connie’yi arıyorum o zaman da splutterfish’in “Ofisi şu şu saatlerde arayınız” mesajı geliyor. Neyse inip bavullarımı almaya yöneliyorum. Bu arada arkadan birsi “Juneyt” diye bağıyor. Bakıyorum Scott.
Sarılıyoruz, bavulları beklemeye başlıyoruz. Susamış olduğumu fark ediyorum (allah allah neden ki?). Ben bavulları beklerken Scott su alıp geliyor. Bekliyoruz. Bekliyoruz…… Bekliyoruz…
Hemen herkesin bavulu geliyor, benim bavulların ikisi de yok. Kayıp bavul ofisine gidiyoruz. Görevli zenci teyzeye durumu anlatıp Trek turizm’den elektronik bilet olarak bana verilen A4 kağıdı veriyorum. Kadın eviriyor çevriyor, bilet numarasını bulamıyor. Sonra buluyor ama sisteme giremiyor, sonra bagaj fişlerine bakıyor, uğraşıyor didiniyor. Sonunda “Buldum! bagajlarınız New york’da” diyor. “Neyse hiç değilse bıraktığım yerde kalmış, Peru’ya da gidebilirdi” diye seviniyorum kendi kendime. Zenci teyze “Yarınki uçakla gelecek ama geç saatte ineceği için yarın dağıtım yapılmaz, sonraki gün dağıtımına kalır” diyor. Hah! zaten evi ocağı dağıttık sattık, kalanı 2 bavula tıkıştırdık. Şimdi o da yok, tüm varlığım bir don, bir çorap, bir ayakkabı, bir tshirt, cüzdan, yarım yenmiş sandövöç(!) ve sırtımdaki çanradaki bilgisayar olduğu halde Scott ile kayıp bavul ofisini terk edip otoparka doğru yürüyoruz.
Scott iki büyük bavulum olduğunu bildiği için arkadaşı Frank’den steyşın (ingilizcesi station veya sandiviç) Mersedes arabasını almış, önce onu Frank’a bırakacağız. Arabayı bırakıyoruz ama fark ediyoruz ki bu arada eve gitmek için kullanacağımız feribotu kaçırmışız. Frank bize bira ve pizza ikram ediyor (lokum ikram edecek değil tabi). Bize yaptığı gemi modellerini, renderları ve 3D printer’dan çıkarttığı maketleri gösteriyor.
Sonunda Scott’un arabaya atlıyor, 23:20 feribotuna gidiyoruz. Bilet alırken gişedeki kadının bilgisayarı crash ediyor. Onun boot’lamasını bekliyoruz. Feribotun kalkmasına 3 dk var. Neyse ki ferbitotu kaçırmadan biletimizi alıyoruz.
Eve ulaştığımızda Connie çoktan yatmış. 29 saattir ilk kez yatay pozisyona geçiyor ve Connie’nin benim için hazırladığı yatağa yatıyorum. Seattle çok soğuk, odam 17-18 derece. 2-3 kat yorgan altında deriiin bir uykuya dalıyorum….