USA’e geleli 5 hafta oldu ama pek birşey yazıp çizemedim. Hazır vakit bulmuşken telafi etmeye çalışayım. Bu yazı kaldığım yeri tanıtıyor.

Şimdilik (ve hala) arkadaşlarımda kalıyorum. Ev Seattle’a yakın bir şehir olan Port Orchard’da. Günde 10 kadar sefer yapan feribotlar ile 1 saatte Seattle şehir merkezine gidilebiliyor. Ancak feribota gitmek de bazen sorun olabiliyor, zira henüz ehliyetim ve arabam yok, feribot da epey bir mesafede. Birçok kere Seattle’a arkadaşlarım ile birlikte gittik, birkaç kez de beni ferbota bıraktılar. Daha önceki yıllarda da 2 kere Seattla gelip turistlik yaptığım için şehir merkezi o kadar cazip gelmiyor artık. Gerçi ulaşımı daha kolay olsaydı can sıkıntısı gidermek için de gidilebilirdi. Seattle’a birçok cafe, kitapçı ve kendi biralarını yapan bar ve pub var.

(Aşağıdaki interaktif harita ile konumları kolayca anlayabilirsiniz sanırım, alttaki linki izleyip büyük haritayı açarsanız daha da rahat olabilir)

Büyük Harita İçin Burayı Tıklayın

Kaldığım yer Port Orchard’da Manchester denilen bir kasabada. Burası olağanüstü yeşillik bir yer. Zaten Seattle bizim Karadeniz kıyısı gibi çok yağış alan o yüzden de doğası son derece yeşil olan bir şehir. Dünyanın en büyük ağaçlarından bir kısmı Seattle’ın da içinde bulunduğu Washington eyaletinde.

Yanlarında kaldığım arkadaşlarım Scott ve Connie’nin evleri de mini bir orman içinde. 1 Acre (yaklaşık 4000 metrekare) bahçede 15-20m uzunlukta ağaçlar var. Ev aslında birbirine bitişik (ve tabi içeriden geçiş olan) iki binadan oluşuyor. Birinci bina tek katlı, kocaman oturma odası banyo ve yatakodası var. Oturma odasında bir de şahane şömine var (ağaç bol olunca en iyi ısınma yöntemi de şömine oluyor haliyle). İkinci bina iki katlı, alt kat garaj (ama hemen hemen tüm evlerde olduğu gibi onlar da garajı araba koymak haricinde her iş için kullanıyor). Üst katta da birbirine bitişik 3 oda ve bir banyo var. Odalardan birisini Connie ofis olarak kullanıyor, kalan odalardan birisi benim yatak odam, diğeri de ofisim oldu. Banyo/tuvalet da tamamen bana ait.

Bahçe dediğim gibi epey büyük, evin hemen önü açıklık bir alan, sivrisinekler rahat verdiği sürece burayı da ofis olarak kullanıyoruz. Geri kalan kısımda kamp ateşi etrafında akşam yemeği yiyebildiğimiz bir kamp ateşi mekanı var. Onun etrafında ufak bir sebze bahçesi (taze dometes, ıspanak vs), odunların istiflendiği bir baraka, iki tane alet-edevat barakası var. Bahçenin ön taraflarında iki tane elma ağacı, bir vişne ağacı, yaban mersini (blue berry) ve böğürtlen (black berry) çalıları var. Bunlar tabi bahçenin çok az bir kısmını dolduruyor, geri kalanı yoğun bir bitki ve ağaç örtüsü şeklinde. Yemek arasında bahçeye inip taze meyve atıştırmak pek keyifli oluyor tabi.

Ortam böyle olunca çeşit çeşit mahlukat, börtü-böcük de eksik olmuyor. daha ilk sabah beni sincaplar karşıladı. Sincaplar Amerika’da çok yaygın zaten; bizde üniversite kampüslerinde kedi olur bol bol, buradaki üniversitelerde de bol bol sincap var. Scott yerfıstığı rüşveti ile sincapları epey bir eve ve kendine alıştırmış. Sanırım etrafta 8-9 sincap var. Kimisi çok sıcakkanlı, elden bile fıstık yiyor. Diğerleri daha çekingen. Sincaplar acayip atik hayvanlar, evin kuş tutmakta hiç zorlanmayan kedisi Finn bile onları yakalaymıyor. Sincaplar Finn’den çok daha hızlılar (sanırım kediden tam hız kaçmıyorlar bile). Bunu özellikle birbirlerini kovalarken daha iyi görüyorsunuz. Kovalamaca şimşek hızında olmakla kalmayıp bir de 3 boyutta meydana geliyor. Yerden hızla koşup ağaca çıkıyolar, orada bir tur atıp anında yere inip başka ağaca çıkıp devam ediyorlar: gözle takip etmek bile yoruyor insanı.

Sincapların fıstıklarını paylaşan tepeli mavi kuşlar da var. Tam türlerini bilmiyorum ama etrafta onlardan da 5-6 tane oluyor genelde. Scott kuşların fıstık çalamayacağı bir fıstık kabı yaptı sincaplar için. Ama korkarım bu kuşlar sincaplardan daha akıllı, yem kabını açmayı öğrenirler yakında. Geceleri etrafta rakun ve hatta geyik de dolaşıyor ama henüz bizim bahçede geyik göremedim (yolda birkaç kere rastladık). Birkaç rakun gördüm ama güzel bir fotoğrafını çekemedim (yukarıdaki içlerinden en iyisi). Daha iyi ışık toplayan bir fotoğraf makinasına ihtiyacım var kesin. Neyse işlerim biraz netleşsin benim 8 senelik emektar makinayı gerçekten emekli edeceğim.

Hava burada epey soğuk. Sabahları kalktığımda evin içi 16C civarı oluyor. Gece dışarıda hava 9C’ye kadar düşüyor. Gündüzleri ise genelde maksimum 26C gibi oluyor (çok nadir). Daha önce seattle gelişlerimden birisi yaza denk gelmişti ve epey sıcak olduğunu hatırlıyorum. Diğeri ise 2006 kışındaydı (Aralık). O zaman da -10C civarı hatırlıyorum. Yani Temmuz ortasında bu kadar soğuk beklemiyordum, biraz şaşırdım. Ama şaşıran sadece ben değilim buradakiler de şaşırmış. Connie geçen sene bahçesinde domateslerin fışkırdığını ama bu sene soğuklar yüzünden hemen hemen hiçbir şey yetiştiremediğini söyledi. Sanırım Agustos ortasına doğru havalar mevsim normallerine dönecek. İşin kötüsü bizim ev ve bahçe genelde dışarıdan daha serin oluyor, evden çıkarken kat-kat giyip yola çıkınca arabada kat kat soyunduğumuz çok oldu. Ama çok üşüten bir hava değil gelende (ya da ben alıştım iyice artık)

İşte kaldığım yer böyle.

 

New York JFK hava alanına inince ilk iş pasaport kontrolünden geçmek. Önümde bizim uçataki fen lisesi kafilesinden liseli bir arkadaş var, hemen hiç ingilizce bilmiyor (zaten dil kursu için gelmişler). Pasaport memuru ile pek anlaşamıyorlar, adam birşeyler istiyor, çocuk bir tomar kağıt çıkartıyor ama adam aldığı kağıtlardan tatmin olmamış görünüyor. Sonunda memur bana işaret ediyor, yanlarına gidip onlar için tercüme yapıyorum. Memurun istediği gümrük bildirim formu liseli arkadaşın verdiği kağıtların içinde var, ufak bir tercüme ile sorun çözülüyor. Pasaport kontrol memuru kağıdı görmediği için bizim liseli arkadaştan özür diliyor!!! (birşeyler uçağa bindiğim yerdekinden biraz farklı ha?). Liseli genci gönderdikten sonra sıra bana geliyor. Memur bana birkaç soru sorup, parmak izimi ve bir fotoğrafımı aldıktan sonra “Welcome back to America” diyor, teşekkür edip devam ediyorum.

Bavullarımı almaya karosele gidiyorum, kısa bir bekleyişten sonra bavullar banta düşüyor, 25kg’dan toplam 50 kiloluk iki bavulumu alıyorum, çıkışa giderken benden önce çıkan kimseyi durdurmamış olan gümrük memuru beni durdurup bavulları kontrol etmek istiyor. İkisini de açıyorum sırayla, neyse ki fazla didiklemeden, bavulu dağıtmadan şöyle bir bakıyor, tatmin olmuş şekilde teşekkür ediyor. Bavulları kapatıp yoluma devam ediyorum. Bavullarımı hemen ilerideki THY transfer masasına bırakıyorum, sırada kimse yok, zenci bir kadın bavullarımı sisteme kaydedip banta koyuyor. Herşey yolunda görünüyor.

Şimdiki işim şu anda bulunduğum 1 nolu terminalden ikinci uçağımın kalkacağı 8 nolu terminale gitmek. AirTrain tabelalarını takip ediyorum.

Neyse ki AirTrain tersten dönüyor, diğer terminallere uğramadan 1′den sonra 8′e ulaşıyoruz.

Daha epey bir vaktim var ama önce uçağımın kalkacağı 1 numaralı kapıyı bulup bir kolaçan etmek istiyorum. Kapı çok uzakta değil, kısa sürede ulaşıyorum. “Ortalıkta ücretsiz kablosuz internet var mı” diye bakmak için bilgisayarımı açıyorum ama iki tane paralı servis haricinde sinyal yok.  Bilgisayarı kapatıp cep telefonum ile Işıl’ı arıyorum. Bu arada telefonuma Turkcell’den bissürü SMS geliyor, ücret tarifesi ve konsolosluk telefon numarası gibi bazı bilgiler var bu SMS’lerde.

Uçakta yemeğin paralı olduğunu biliyorum. American Airlines ucuz bir havayolu şirketi ve kesebildikleri her yerden masrafları kesmeye çalışıyorlar. Yolculuk 6 saat sürecek, birşeyler yemek lazım, hatta yanıma atıştırmalık birşeyler alsam hiç fena olmaz. Biraz dolaşıyorum; terminalde ucuz bir Çin lokantası buluyorum, $10′a 3 çeşit yemek menüsünden yiyorum. Sonra atıştırmak için bir musli bar, bir de kocaman bir hindili sandwich (Türkçe’de sandviç, sandvic, sandvich, sandwiç, sandoöç, sandöviç, sandeç, vs şeklinde de yazılır) aldım. “Aman belki uçağa nitrogliserin sokup bomba yaparlar, aman haaa” şeklindeki bir yaklaşım sayesinde uçaklara sıvı sokulmadığını ama kabinde içecek servisi yapıldığını bildiğim için yanıma sıvı almıyorum. Onun yerine kocaman bir elma suyu alıp beklerken içiyorum (midede sıvı sokmak serbest).

Vakit yaklaşınca kapıya geri dönüp beklemeye başlıyorum. Kalkışa 30dk kala kapı görevlisi anons yapıyor, “uçak hala hava alanına inmemiştir, indiğinde düzeltilmiş kalkış saatini bildireceğiz” diyor. Yani belirsiz bir süre rötar var. Grrrr. Neyse bir süre sonra 16:45 olan kalkış saati 17:20 olarak değiştiriliyor. 17:00 gibi uçağa biniyoruz. Bu arada gecikmeyi hem Işıl’a hem de beni karşılayacak olan Scott’a SMS ile bildiriyorum.

Bu arada fark ediyorum ki benim haricimde herkeste koca şişeler ile su ve değişik içecekler var, uçağa binerken bir kontrol de yapılmıyor. Demek ki iç hat uçuşlarında uçağa nitro-gliserin sokmak serbest. Grrrr. Birden uçuş süresince susuz kalacakmışım gibi bir hissiyata kapılıyorum. Saat 17:30 oluyor, hala yerdeyiz, hatta uçak hala terminale bağlı. Genel güvenlik bilgileri tavana asılı kocalak CRT ekranlanda oynatılıyor. Kabin görevlisi bir anons yapmaya başlıyor “Bayanlar ve bayla şimdi kalkamıyoruz çünkü…..” anonsun arkası gelmiyor. “Hah!” diyorum kendi kendime “Birisi gerçekten nitro-gliserinli pet şişe ile binmiş uçağa“. 10dk sonra kaptan anons yapıyor “pistte elektrik kesildiği için bekliyoruz, elektrik onarılınca sizi bilgilendireceğim“. Epey bir vakit geçiyor kaptan yeni bir anons yapıyor “elektrik arızası giderildi, ancak sırada geriye düştük, pist sırası bekliyoruz“.

Yaklaşık 1 saat uçakta ama uçmadan bekledikten sonra pist sırası bize geliyor, kalkıyoruz. Bu arada bir anons yapılıyor “uçaktaki müzik yayınını kendi kulaklığınızla dinleyebilirsiniz, eğer kulaklığınız yoksa bizden 2 dolara satın alabilirsiniz. Bu durumda kulaklığınızı diğer American Airlines uçuşlarında da kullanabilirsiniz“. Sinekten yağ çıkartıyorlar belli ki.

Koltuklar rahatsız, Biraz uyumaya çalışıyorum. Arada biraz atıştırıyorum. Bir ara yiyecek ve içecek servisi yapılıyor. Dediğim gibi yiyecekler paralı ama arkalarda oturduğum için yiyeceklerin hemen hepsi (zaten çok çeşit yok) bana gelene kadar bitiyor, bir tek pringles kalıyor. Aç olduğu belli olan birkaç yolcu eli mecbur pringles alıp yiyor. İyi ki sandwöç(!) almışım yanıma. Hostesten içecek olarak bira istiyorum, 6 dolar istiyor. “yok o zaman bana diyet kola verin” diyorum, onun ücretsiz olduğunu umarak. Arkamdaki adam “sprites” istiyor. Biraz sonra hostese sesleniyor: “bu sprites değil“. Hostes “sprites değil ama benzer bir gazoz, elimizde bu var sece” diyor. Adam “o zaman diyet kola verin” diyor. hostes değiştiriyor. Biraz sonra adam yeniden hostese sesleniyor “bakar mısınız?“. Hostes “birazdan size döneceğim” diyip servise devam ediyor. birkaç dk sonra arkamdaki yolcu yeniden sesleniyor: “bakar mısnız? bu kola diyet değil“. Hostes de “ne kadar sorunlu, ne kadar zor bir adamsınız” diyor ve kolayı diyet kola ile değiştiriyor. Bir bardak su harici başka içecek servisi yapılmıyor. Ucuz etin yahnisi…

Sonunda iniyoruz. Telefonla Scott’u arıyorum ama “böyle bir numara sisteme kayıtlı değil” diye bir mesaj alıyorum. Connie’yi arıyorum o zaman da splutterfish’in “Ofisi şu şu saatlerde arayınız” mesajı geliyor. Neyse inip bavullarımı almaya yöneliyorum. Bu arada arkadan birsi “Juneyt” diye bağıyor. Bakıyorum Scott.

Sarılıyoruz, bavulları beklemeye başlıyoruz. Susamış olduğumu fark ediyorum (allah allah neden ki?). Ben bavulları beklerken Scott su alıp geliyor. Bekliyoruz. Bekliyoruz…… Bekliyoruz…

Hemen herkesin bavulu geliyor, benim bavulların ikisi de yok. Kayıp bavul ofisine gidiyoruz. Görevli zenci teyzeye durumu anlatıp Trek turizm’den elektronik bilet olarak bana verilen A4 kağıdı veriyorum. Kadın eviriyor çevriyor, bilet numarasını bulamıyor. Sonra buluyor ama sisteme giremiyor, sonra bagaj fişlerine bakıyor, uğraşıyor didiniyor. Sonunda “Buldum! bagajlarınız New york’da” diyor. “Neyse hiç değilse bıraktığım yerde kalmış, Peru’ya da gidebilirdi” diye seviniyorum kendi kendime. Zenci teyze “Yarınki uçakla gelecek ama geç saatte ineceği için yarın dağıtım yapılmaz, sonraki gün dağıtımına kalır” diyor. Hah! zaten evi ocağı dağıttık sattık, kalanı 2 bavula tıkıştırdık. Şimdi o da yok, tüm varlığım bir don, bir çorap, bir ayakkabı, bir tshirt, cüzdan, yarım yenmiş sandövöç(!) ve sırtımdaki çanradaki bilgisayar olduğu halde Scott ile kayıp bavul ofisini terk edip otoparka doğru yürüyoruz.

Scott iki büyük bavulum olduğunu bildiği için arkadaşı Frank’den steyşın (ingilizcesi station veya sandiviç) Mersedes arabasını almış, önce onu Frank’a bırakacağız. Arabayı bırakıyoruz ama fark ediyoruz ki bu arada eve gitmek için kullanacağımız feribotu kaçırmışız. Frank bize bira ve pizza ikram ediyor (lokum ikram edecek değil tabi). Bize yaptığı gemi modellerini, renderları ve 3D printer’dan çıkarttığı maketleri gösteriyor.

Sonunda Scott’un arabaya atlıyor, 23:20 feribotuna gidiyoruz. Bilet alırken gişedeki kadının bilgisayarı crash ediyor. Onun boot’lamasını bekliyoruz. Feribotun kalkmasına 3 dk var. Neyse ki ferbitotu kaçırmadan biletimizi alıyoruz.

Eve ulaştığımızda Connie çoktan yatmış. 29 saattir ilk kez yatay pozisyona geçiyor ve Connie’nin benim için hazırladığı yatağa yatıyorum. Seattle çok soğuk, odam 17-18 derece. 2-3 kat yorgan altında deriiin bir uykuya dalıyorum….

 

Bir önceki post’u “Sonunda JFK’e iniyoruz.” diyerek bitirdim ama daha sonra aklıma IST -> JFK uçuşuyla ilgili bazı önemli detaylar geldi. Önce onları yazayım.

Unuttuğum en önemli detay dokunmatik ekranlar ile havadayken e-mail ve SMS atabilme özelliği. Daha önceki (sanırım 2006) bir uçuşta da görmüştüm ama kullanmamıştım. Ekrandaki ana menüde 3 seçenek var: Bilgi, Eğlence ve İletişim. Bilgide uçuş bilgileri, eğlencede film, müzik ve oyunlar ve iletişimde de bu bahsettiğim e-mail ve SMS hadisesi var.

SMS ya da e-mail seçeneğini seçince sistem önce sizden kredi kartınızı okutmanızı istiyor. Bunu  kredi kartınızı daha önce bahsettiğim kablolu uzaktan kumandanın yanındaki slota sürerek yapıyorsunuz.

Sistem kredi kartınızdaki bilgiyi kullanarak unique bir kullanıcı yaratıyor (henüz kredi kartınızdan para çekilmedi). Sonra dokunmatik ekranı kullanarak önce kendi bilgilerinizi (adınız vs) giriyorsunuz sonra da e-posta yazabiliyosunuz. e-posta en çok 160 karakter alabiliyor. O yüzden sms diline benzer kısaltmalar yapmak gerekebiliyor. e-posta ve SMS’lerin her birini göndermek veya gelen cevapların her birini okumak için kredi kartınızdan $1.6 çekiliyor. Ben Işıl’a birkaç e-posta göndermiştim (birisi tam Grönland üzerinde), o da benim cevap adresimi octavus’a göndermiş, uçuşun sonlarına doğru bissürü mail aldım güzel süpriz oldu.

Uçuş sırasında oyunlara da hızlıca göz atıyorum. Dikkatimi ne zamandır oynama fırsatı bulamadığım satranç çekiyor. Azıcık kurcalıyorum, yolcular arasında maç yapma imkanı var. Koltuk numarasını girip (mesela 32B) oradaki yolcu (oyuncu) ile maç yapabiliyorsunuz – tabi eğer o yolcu da satranç programını çalıştırdı ise. Bakıyorum uçakta benden başka satranç açan yok, liste bomoş. Ben de koltuğun kendisi ile maç yapıyorum. Default ayarlarında koltuğu yeniyorum. Zorluğunu arttırmayı ve bir maç daha yapmayı düşünüyorum ama birden yorgun olduğumu fark edip göz bandımı takıyor ve biraz daha uyuyorum.

Neyse sonunda JFK’e iniyoruz. 12000km’lik uçuşun ilk 8000km’si tamam, kaldı 4000km’lik JFK -> SEA uçuşu. PocketPC saatimi hemen new york visiting moduna alıyorum. Kol saatimde dual clock özelliği yok malsef.

devam edecek…

 

Yolculuk 05:15′de uyanarak başlıyor. Uçak 09:30′da, haliyle 07:00 gibi havaalanında olmak lazım. Cihangir’den taksiye biniyoruz. Korktuğumuzun aksine 80YTL’ye aldığımız jumbo boy bavul bagaja çok rahat sığıyor. Tüm eşyaları sığdırmak arzusu ile arayıp bulabildiğimiz en büyük bavul bu. Ancak bavulu tamamen doldurmak mümkün olmadı, zira tshirt ile doldursak bile THY’nin 32kg olan limitini aşıyor. newyork’tan seattle’a American Airlines ile uçacağım, ondaki limitler daha az. Riske atmamak için bavulların ikisi de şu anda 25kg olacak şekilde doldurulmuş durumda.

Taksi sahil yolundan 150 km/s’e varan hızlarla, bir nevi Atlantik uçusuna hazırlık mahiyetinde, alçaktan uçarak gidiyor. Sohbet sırasında şöförün organlarını bağışlayacak kadar vizyon sahibi olduğunu öğreniyoruz ama bomboş yolları görünce kendini tutup şehir içinde 150 km/s hız yapmamak için yeterli vizyon henüz yok. Neyse ki ölmeden ve kimseyi öldürmeden havaalanına varıyoruz. Böylelikle 12000 km’lik yolculuğun en tehlikeli 20km’si geride kalıyor. Kalan 11980 km saatte 850km hızla ve yerden 1km yukarıda çok daha güvenli bir şekilde devam edecek. İstanbul trafiğinden ve içindeki her biri başka psikopat olan ticari şöförlerden kurtulduğuma seviniyorum.

Havalanına inince Emrah’dan telefon geliyor. Emo güzel bir süpriz yaparak havaalanına gelmiş. Güvenlik kontrolünden sonra Emo ile buluşuyoruz. İlk iş check-in yapmak. Check-in kuyruğu epey uzun ve kuyrukta beklerken ekstra bir güvenlik ekibi pasaport ve vizelerinizi inceliyor, sorular soruyor. Check-in sırası bana geldiğind ikinci uçuş için de check-in yapabilirler umarım diye içimden geçiyorum. Dünyanın en kalabalık havaalanlarından birisi olan New York JFK havaalanında check-in kuyruğuna girmeyi tercih etmiyorum. Hele bir de ilk uçak gecikirse JFK’de zamanım çok sıkışık olabilir. Neyse ki sistem ikinci uçuş için de boarding pass veriyor. Ayrıca check-in masasındaki görevliden bagaj ağırlık limitinin tüm uçuş boyunca sadece THY limitleri ile sınırlı olduğunu öğreniyorum. İlk uçuşum THY ile olduğu için American Airlines 25kg’ı aşan ağırlıklar için ekstra para talep edemezmiş. “Keşke bavulları biraz daha doldursaydık” diye düşünüyorum ama yine de sorun çıkmayacağını öğrendiğim için seviniyorum. Herşey güzel gidiyor, mutlu bir şekilde check-in masasından ayrılıp Işıl ve Emrah’ın yanına gidiyorum. Birlikte yürüyüp artık 15YTL olan yurt dışı çıkış haracını da yatırıyoruz.

boarding pass

Sabahın köründe açlık bastırıyor. Vaktimiz de var; gidip üst kattaki cafe’de birşeyler atıştırıyoruz. Emo I-Phone’u ile bizim fotoğrafımızı çekiyor, biraz laflıyoruz.

havaalanında kahvaltı

…Ve malesef artık ayrılık vakti geliyor, sevgilimi (ve de hatta karımı) kucaklıyor ve öpüyorum, Emrah ile de vedalaşıp pasaport kontrole doğru yürüyorum. işlem bitince son kez el sallayıp kapıya doğru ilerliyorum (resimdeki küçük siyah sırt).

pasaport kontrol

Kapıda bekleme odasında canım sıkılıyor, Işıl ile telefonda konuşuyoruz sonra biraz sağı solu çekiyorum fotoğraf makinamla.

gate 1gate 2gate 3gate 4

Uçağa binerken elimize birer paket veriyorlar, paketi incelemeden uçağa giriyor, koltuğumu buluyorum. Uçağın içi epey güzel, Okyanusu daha önce çoğu kez Boeing 747 ile geçtiğimden Airbus A340′a pek alışık değilim. Uçak gözüme küçük görünüyor ama koltuklar epey rahat. Her koltukta dokunmatik ekranlar var. On-demand film, müzik oyun ve uçuş bilgisi özellikleri ilk kurcalama sonunda keşfettiğim özellikler. Bir de koltuğun kolçağına iliştirilmiş kablolu uzaktan kumanda var. Dokunmatik sorun yarattığında onunla kumanda edebiliyoruz. Uçuş boyunca benimki de dahil olmak üzere birkaç ekran crash ediyor, reboot ederken ekranlarda Linux koştuğunu fark ediyorum. Ekrana ayrıca uçağın önünü ve altını gösteren iki kamera görüntüsünü yansıtmak da mümkün. Cam kenarında oturmadığım için bu epey hoşuma gidiyor, uçuş sırasıda altımızdaki manzarayı kısıtlı bir açıyla da olsa görebileceğim.

tk 0001camera view

Dağıtılan kulaklığın sadece sol tarafından ses geliyor. Jack’ı ters takıyorum hala sadece soldan geliyor. Demek ki jack yuvası değil kulaklığın kendisi bozuk. Hosteslerden rica ediyorum bana yeni kulaklık veriyorlar ama onda da aynı sorun var. Kendi stereo jack’lı kulaklığımı çıkartıp yuvadaki konnektörün her iki kanala değmesini sağlayacak şekilde jack’ı yarım takıyor ve yolculuk boyunca bu şekilde idare ediyorum, benim dandik kulaklığım bile onların verdiği kulaklıktan çok daha iyi ses veriyor ne de olsa.

Uçağa binerken bize verilen pakete bakıyorum. Kulak tıkacı, çorap, dişfırçası, diş macunu ve göz bandı var pakette. Çorap ve göz bandı işime yarayabilir, diğerleri zaten bende vardı.

Uçak 20dk rötarlı kalkıyor. Ama kaptanın anonsundan ve önümdeki ekrandan okuduğum uçuş bilgilerinden inişte bir gecikme olmayacağını öğreniyorum. Aksine daha erken bile varacağız. Kuyruk rüzgarı sağolsun.

Uçuş boyunca biraz kestiriyorum, sonra birkaç belgesel izliyorum. Önce bundan 100 milyon yıl sonra vahşi doğanın nasıl olacağına dair “the future is wild” isimli bir belgesel izliyorum. Dev gümüş renkli örümceklerden ve 4 kanatlı kuşlardan bahsediyor. Sonra elmaslar hakkında bir belgesel izliyorum. Bu arada fark ediyorum ki sol öndeki yolcu da önce “the future is wild” belgeselini izliyor sonra da elmas belgeselini, elmas nasıl kesilir vs öğreniyor. Sonra fark ediyorum ki o yolcu taş gibi amerikalı bir genç kız. 100 milyon yıl sonra doğa nasıl olabilir şeklindeki belgeselleri izleyen taş hatunlara pek alışık değiliz ne de olsa (gerçi ben artık epey alıştım).

Biraz müzik dinlyorum, biraz dergi karıştırıyorum. Arada kestirmeyi de ihmal etmiyorum tabi ki. Hem 4 saat uyku ile ayakta duruyorum, hem de 10 saatlik farka alışmanın en iyi yolu yolda uyumak. Uçakta yemekler oldukça güzel, karnıyarık var, epey de lezzetli. Yemekle birlikte bira içiyorum, rahatsız koltukta uyumaya yardım ediyor. En son daha önce izleme fırsatı yakalayamadığım Golden Compass’ı izliyorum. Animasyonlar son derece başarılı. Ellerinize sağlık Arslan çok güzel olmuş.

Sonunda JFK’e iniyoruz.

devam edecek….

© 2012 Notes to Shelf Suffusion theme by Sayontan Sinha